Patrick Kavanagh


ADDRESS TO AN OLD WOODEN GATE

Battered by time and weather; scarcely fit
For firewood; there's not a single bit
Of paint to hide those wrinkles, and such scringes
Break hoarsely on the silence - rusty hinges:
A barbed wire clasp around one withered arm
Replaces the old latch, with evil charm.
That poplar tree you hang upon is rotten,
And all it's early loveliness forgotten.
This gap ere long must find another sentry
If the cows are not to roam the open country.
They'll laugh at you, Old Wooden Gate, they'll push
Your limbs asunder, soon, into the slush
Then I will lean upon your top no more
To muse, and dream of pebbles on a shore, 
Or watch the fairy-columned turf-smoke rise
From white-washed cottage chimneys heaven-wise.
Here have I kept fair tryst, and kept it true, 
When we were lovers all, and you were new;
And many a time I've seen the laughing-eyed
Schoolchildren, on your trusty back astride.
But Time's long silver hand has touched our brows,
And I'm the scorned of women - you of cows.
How can I love the iron gates which guard
The fields of wealthy farmers? They are hard,
Unlovely things, a-swing on concrete piers -
Their finger-tips are pointed like old spears.
But you and I are kindred, Ruined Gate, 
For both of us have met the self-same fate.

ESKİ BİR AHŞAP KAPIYA HİTABE 

Yemiş sillesini zamanın ve rüzgârın; çıraya
Ayırsan olmaz; yok ki bir parça boya
Saklasın kırışıklarını; iki büklüm olmuş beli,
Boğulup sessiz kalmış paslı menteşeleri:
Dikenli teller sarılı pörsük dalına,
Elveda eski sürgü, şeytan tüyü var bunda.
Çürümüştür ne zamandır asılıp durduğun kavak,
Eski sevimliliği mi, unutulup gitmiştir bak.
Bu açıklık yeni bir nöbetçi bulsun hemen,
Kırlarında inekler gezinmeyecek madem.
Gülerler, Eski Ahşap Kapı, edip paramparça
Atarlar kanatlarını, yakında çamurlara.
O zaman yaslayamam artık tepene sırtımı
Düşünmek düşlemek için kumsaldaki çakılları,
Ne hikmetli badanalı kır evi bacalarından çıkan
Peri kuyruğu tezek dumanın’ seyre dalmak o zaman.
Az buluşmadık gizliden, çıkmaz gönlümden,
Âşıkken hepimiz ve yeniyken daha sen;
Nice görmüşüm güler yüzlü talebeleri
Ata biner gibi sırtına kuruluverirlerdi.
Ama Zaman’ın uzun gümüşi eli değdi geçti alnımızdan,
Ben kadınlarca küçümsendim – sen inekler tarafından.
Nasıl seveyim şimdi zengin çiftçi tarlalarını
Bekleyen demir kapıları? Her biri sıkı, sası,
Salınıp dururlar üzerinde beton temellerin –
Parmaklıkları eski mızraklar gibi keskin.
Ama senle ben akrabayız Harabe Kapı,
Başımıza gelenler, kaderimiz hep aynı.



FOUR BIRDS

         Kestrel

In a sky ballroom
The kestrel,
A stately dancer.
He is a true artist –
His art is not divorced
From life
And death.

        Owl

Night-winged
As a ghost
Or a gangster,
Mystical as a black priest
Reading the Devil’s Mass.

        Lark

Morning star
Announcing the birth
Of a love-child.

        Corn-crake

A cry in the wilderness
Of meadow.

DÖRT KUŞ

            Kerkenez

Göğün dans pistinde
Kerkenez,
Durağan bir rakkas.
Hakiki bir sanatçı –
Ne hayattan
Ne de ölümden
Ayrılmış sanatı.

            Baykuş

Gece-kanatlı
Hayalet
Ya da eşkıya gibi,
Şeytan Ayini okuyan
Kara rahip kadar gizemli.

            Tarlakuşu

Sabahyıldızı
İlan ediyor
Bir aşk çocuğunun doğumunu.

            Bıldırcın kılavuzu

Bir çığlık
Çayırın ıssızlığında.



IN THE SAME MOOD

You will not always be far away and pure
As a word conceived in a poet’s silver womb.
You will not always be a metaphysical signature
To all the poems I write. In my bleak room
This very year by God’s will you may be
A woman innocent in her first sin
Having cast off the immortality
Of the never-to-be-born. The violin
Is not more real than the music played upon it.
They told me that, the priests – but I am tired
Of loving through the medium of a sonnet;
I want by Man, not God, to be inspired.
This year, O maiden of the dream-vague face,
You’ll come to me, a thing of Time and Space.  

AYNI HAVAYLA  

Ebediyen bir şairin gümüş rahminden doğma
Bir sözcük gibi uzak ve saf durmayacaksın.
Ebediyen yazdığım her şiirin sonuna
Attığım metafizik imza olmayacaksın.
Kasvetli odamda bu sene, Tanrı’nın izniyle
İlk günahında masum bir kadın olursun belki
Asla doğmayacak olanların ölümsüzlüğünü
Başından fırlatıp atıverdin çünkü.
Çaldığı müzikten daha gerçek değildir keman.
Böyle dediler, rahipler – ama yoruldum
Âşık olacağım diye soneler aramaktan;
İlhamı Tanrı’dan değil İnsan’dan isterim.
Ey bulanık yüzlü bakire, bu yıl bana geleceksin,
Sanki Zaman’a ve Mekân’a dair bir şeymişsin.



MEMORY OF MY FATHER

Every old man I see
Reminds me of my father
When he had fallen in love with death
One time when sheaves were gathered.

That man I saw in Gardner Street
Stumbled on the kerb was one,
He stared at me half-eyed,
I might have been his son.

And I remember the musician
Faltering over his fiddle
In Bayswater, London,
He too set me the riddle.

Every old man I see
In October-coloured weather
Seems to say to me:
"I was once your father."

BABAMIN HATIRASI   

Gördüğüm her ihtiyar adam
Ölüme âşık olduğu zamanki
Babamı hatırlatır bana
Bir o vakit derilmişti desteler.

Gardiner Sokağı kaldırımında
Tökezlerken gördüğüm adam mesela,
Bir bakış atmıştı yan gözle,
Oğlu olabilirdim onun da.

Bir de hatırlıyorum Londra’da
Kemanı üzerinde kararsız
Duran müzisyeni Bayswater’da,
Kafamı bulandırmıştı vakitsiz.

Gördüğüm her ihtiyar adam
Bu Kasım-rengi havada
Şöyle diyor bana sanki:
‘Ben babandım bir ara.’



BEYOND THE HEADLINES

Then I saw the wild geese flying
In fair formation to their bases in Inchicore
And I knew these wings would outwear the wings of war
And a man’s simple thoughts outlive the day’s loud lying
Don’t fear, don’t fear, I said to my soul.
The Bedlam of the Time is an empty bucket,
Tis you who will say in the end who best battles.
Only they who fly home to God have flown at all.


GAZETELERİN YAZMADIĞI

Sonra gördüm pür intizam Inchicore üssüne
Uçuşan yabankazlarını ve anladım:
Dayanamaz onlar kadar savaşın kanatları,
Yiter günün yalanları bir garibin fikrinde,
Korkma korkma diye seslendim ruhuma.
Zaman’ın Tımarhanesi boş bir kovadır.
Kim en iyi savaştı söylemek senin harcındır,
Sırf Tanrı’ya uçanlar uçmuştur sonsuzluğa.


PEACE

And sometimes I am sorry when the grass
Is growing over the stones in quiet hollows
And the cocksfoot leans across the rutted cart-pass
That I am not the voice of country fellows
Who now are standing by some headland talking
Of turnips and potatoes or young corn
Of turf banks stripped for victory.
Here Peace is still hawking 
His coloured combs and scarves and beads of horn.

Upon a headland by a whinny hedge 
A hare sits looking down a leaf-lapped furrow
There's an old plough upside-down on a weedy ridge
And someone is shouldering home a saddle-harrow.
Out of that childhood country what fools climb
To fight with tyrants Love and Life and Time?

HUZUR 

Ve arada bir çimenleri sessiz kuytularda
Taşlar üzerinde büyümüş görünce
Ayrıkotlarını kat kat kızmış araba izinde,
Üzülürüm, memleketin sesi olamadım diye,
Onlar şimdi bir dağlık burunda durmuş
Şalgamlardan ve patateslerden ve körpe mısırdan
Ve zafere soyunmuş turba yataklarından bahsetmektedir.
Burada dolanır işportacı Huzur, değişen yok
Satar renkli tarakları ve şalları ve boncukları boynuzdan.

Çalıdan bir çit yanında dağlık burunda
Bir tavşan oturmuş yaprak dolu karıklara;
Ters dönmüş bir pulluk ot kaplı bayırda
Biri sürgüsünü omuzlamış götürüyor yuvasına.
Hangi aptal çıkar dışarı aşıp bu çocuklar ülkesini
Uçurmaya Aşk ve Hayat ve Zaman zorbalarının kellesini?



IN MEMORY OF MY MOTHER

I do not think of you lying in the wet clay
Of a Monaghan graveyard; I see
You walking down a lane among the poplars
On your way to the station, or happily

Going to second Mass on a summer Sunday--
You meet me and you say:
'Don't forget to see about the cattle--'
Among your earthiest words the angels stray.

And I think of you walking along a headland
Of green oats in June,
So full of repose, so rich with life--
And I see us meeting at the end of a town

On a fair day by accident, after 
The bargains are all made and we can walk
Together through the shops and stalls and markets
Free in the oriental streets of thought.

O you are not lying in the wet clay,
For it is harvest evening now and we
Are piling up the ricks against the moonlight
And you smile up at us -- eternally.

ANNEMİN HATIRASINA 

Seni bir Monaghan mezarlığının
Islak killeri içinde yatarken değil
Seni kavaklar içindeki bir yolda,
İstasyona giderken görüyorum.

Ya da mutluluk içinde bir yaz Pazar’ı
İkinci ayine giderken rastlıyorsun bana
Diyorsun ‘İneklere bakmayı unutma’
Yitiyor melekler dünyevi sözlerinin içinde.

Ve düşünüyorum Temmuz ayında burun boyunca
Yeşil yulaflar arasında yürürken seni,
Öyle huzur dolu, öyle hayat dolu ki –
Ve görüyorum bir panayır günü tesadüfen

Bir kasabanın ucunda buluştuğumuzu,
Tüm pazarlıklar bitmiş yürüyelim birlikte
Dükkânlar büfeler pazaryerleri içinden
Zihnin doğulu sokaklarında gönlümüzce.

Hayır, ıslak kil içinde yatmıyorsun sen,
Çünkü şimdi bir hasat akşamındayız
Ve ay ışığı karşısında yine ot yığmaktayız
Yukarıdan gülümsüyorsun – ebediyen.



ANTE-NATAL DREAM

I only know that I was there
With hayseed in my hair
Lying on the shady side
Of a haycock in July.

A crowd was pressing round
My body on the ground,
Prising the lids of my eyes –
Open and you’ll be wise.

The sky that roared with bees,
The row of poplar trees
Along the stream struck deep
And would not let me sleep.

A boortree tried hard to
Let me see it grow,
Mere notice was enough,
She would take care of love.

A clump of nettles cried:
We’ll saturate your pride
Till you are oozing with
The richness of our myth.

For we are all you’ll know
No matter where you go –
Every insect, weed,
Kept singing in my head.

Thistle, ragwort, bluebottle,
Cleg that maddens cattle
Were crowding round me there
With hayseed in my hair.

DOĞUM ÖNCESİ RÜYA 

Tek bildiğim şu ki orada
Saçımdaki ot tohumuyla
Bir saman yığınının gölge yanında
Uzanıyordum Temmuz ayında.

Bir kalabalık sıkıca bastırıyordu
Yere doğru bütün vücudumu
Zorla açıldı gözkapaklarım –
Aç gözünü, bilge olacaksın.

Arılarla kükreyen gökyüzü
Dere boyunca kavak sıraları
Derinlere işliyordu akıntı
Bırakmadı yumayım gözlerimi.

Bir kereste ağacı zorladı beni
Göreyim diye serpilişini,
Yetecekti sırf farkına varmak
O olacaktı artık aşka göz kulak.

Bir ısırgan istifi haykırıverdi:
Efsanelerimizden gelen serveti
Alıp da aniden kaçana değin
Doyuracağız kibrini senin.

Çünkü bilip bileceğin biziz işte
Nereye gitsen fark etmeyecek –
Her tür yabani ot, börtü böcek
Devam etti şakımaya beynimde.

Devedikeni, kanaryaotu, peygamberçiçeği,
Ve ineği delirten atsineği 
Doldurmuştu etrafımı orada
Ve ot tohumu duruyordu saçımda.



INNOCENCE

They laughed at one I loved-
The triangular hill that hung
Under the Big Forth. They said 
That I was bounded by the whitethorn hedges
Of the little farm and did not know the world.
But I knew that love's doorway to life
Is the same doorway everywhere.

Ashamed of what I loved
I flung her from me and called her a ditch
Although she was smiling at me with violets.

But now I am back in her briary arms
The dew of an Indian Summer lies
On bleached potato-stalks 
What age am I?

I do not know what age I am,
I am no mortal age;
I know nothing of women,
Nothing of cities,
I cannot die
Unless I walk outside these whitethorn hedges. 

MASUMİYET 

Sevdiğime güldüler –
Big Forth aşağısında asılı duran
Üçgen tepeydi sevdiğim. Dediler ki
Küçük çiftliğin akdiken çitleriyle
Bağlanmışım; dünyayı bilmezmişim.
Ama biliyordum aşkın hayata açılan kapısı
Aynı kapıdır her yerde.

Sevdiğimden utandırdılar
Aldım attım hendek dedim adına
Hâlbuki gülümsüyordu menekşelerle.

Şimdi yabangüllü kollarındayım yine;
Bir pastırma yazı sabahı, çiyler dinlenmede
Ağarmış patates sapları üzerinde –
Kaç yaşındayım ben?

Bilmiyorum kaç yaşında olduğumu,
Değilim fani bir yaşta;
Ne kadınlar hakkında var bir bildiğim,
Ne şehirler hakkında,
Ölemem ben
Bu akdiken çitler dışına çıkmadıkça.